Periodic Library

Blogger tarafından desteklenmektedir.
  • Anasayfa
  • Diziler
    • Kore Dizileri
    • Diğer Diziler
    • Dizi Haberleri
    • Dizi Önerileri
      • Romantik Diziler
      • Gerilim Dizileri
  • Kitaplar
    • Kitap Yorumları
    • Kitap Listeleri
  • Diziler
  • Elem o'clock
  • Hakkımızda
  • Bendeniz, Elem
    • Twitter
    • Instagram

Aşkın Postacısı-Denis Theriault



Sert bir kayaya
Çarpan su gibi
Kendine döner zaman

Hikayemizin kahramanı olan Bilido bir postacı. İşini aşkla yapan, milyonlar verseler bile kimseyle yer değişmek istemeyen bir postacı. Biraz da meraklı. Gündüzleri işini incelikle yapan Bilido'nun pek de etik olmayan bir huyu var: başkalarına gelen mektupları okumak.

Ulaştıracağı evrakların arasında şahsi mektuplara rastladı mı okumadan teslim etmeyen Bilidonun kötü bir niyeti de yok aslında. Çok istese de hiç mektup yazanı olmayınca o da kendini başkalarının mektuplarını okurken bulmuş biri Bilido.

Bilido bir sürü mektubun seyrine karışıyor ama yazdığı mektuplarla onu özellikle heyecanlandıran sadece biri var: Segolene. Segolene'in mektupları diğer mektuplardan çok farklı. Segolene'in mektupları her seferinde sadece 3 dizeden oluşuyor. Neyin nesi olduğunu bilmediği bu şiirleri okuması Bilidoya tarifi imkansız bir zevk veriyor ve gittikçe saplantı haline geliyor bu durum.

Şans eseri bu 3 dizelik şiirlerin Haiku denilen geleneksel Japon şiiri olduklarını öğrenmesiyle olaylar başlıyor ve Bilidoyla birlikte çok zevkli bir Haiku keşfine çıkıyoruz. Normalde şiire özel bir ilgim olmadığından haikudan da etkileneceğimi pek zannetmiyordum ama yanılmışım. Denis Theriault'un hikaye anlatıcılığından ve haikunun sade ama öz yapısından çok ama çok hoşlandım.


"Haiku, kalıcı olanla ruhani olanı birleştirmeyi hedefliyordu. İyi bir haikunun bir doğa göndermesi (kigo) içermesi veya sadece insanlara özgü olmayan bir gerçekliğe vurdu yapması idealdir." Sayfa 47

Not: Zaman içinde kitabın yayınevi ve buna da bağlı olarak adı değişmiş, ben okuduğumda Postacının Aşkı'ydı, şimdi Aşkın Postacısı olmuş. İkisi de kitapla uyumlu olduğu için bence sıkıntı yok. Sadece nostaljinin hatırına yazı başlığını ilk yazdığım şekildeki gibi bırakacağım, karışıklık olmasın diye açıklamak istedim.

Kitaptan bağımsız not: Bu yazının aslı bloggerın dediğine göre 14.05.2020'de yazılmış, ben daha da eskiden okuduğumu düşünüyorum ama hadi neyse bloga geç yazdım diyelim, yayınlanması 3 yılı buldu. Oysa resimler hariç yazı da hazır bekliyordu. Buradan da ne sonucunu çıkarıyoruz: vaktinden önce çiçek açmaz. Ordan buraya iyi bağladım bence, hadi kalın sağlıcakla iyi geceler.
Alexandre Dumas'ın kaleme aldığı Binbir Hayalet'i kasım ayında Karanlık Şato'da ağırladık. Yoğunluktan dolayı kitaba geç başladım ama başladıktan sonra hikayeler o kadar akıcı ve merak ettiriciydi ki hiç sıkılmadan okudum.

Kitaba başlamadan önce kitap hakkında hiçbir fikrim yoktu. Dolayısıyla çevirmenin kitabın başındaki notunu okuyunca bir miktar gözüm korkmuştu çünkü benim Fransız tarihiyle ilgili bildiğim tek şeyin Marie Antoinette'nin "Ekmek yoksa pasta yesinler." sözüyken kitaptaki olaylar gerçek kişi ve olaylara dayanıyordu. Ama okumaya devam ettikçe korkumun yersiz olduğunu fark ettim. Alexander Dumas gerçek ve kurguyu o kadar ustaca harmanlamış ki gerçeğin nerede bittiğinin, kurgunun nerede başladığının farkına bile varamadım. Okumaya başlarken tarihi gerçeklere dayanan kısımların beni bunaltacağını düşünürken aksine monarşinin yıkıldığı,  cellatların fazlaca mesai yaptığı o korkunç dönemi merak etmemi sağladı.
Öykülere gelirsek de bir tanesi hariç hepsini çok sevdim. Kitap birbirinden bağımsız öykülerden değil, korkunç bir olay sonucu bir araya gelen kişilerin dolaylı ya da doğrudan tecrübe ettikleri olayları sırayla anlatmasından oluşuyor. Karısını öldüren ve öldükten sonra karısının konuştuğunu iddia eden bir adamın itirafıyla başlıyor orada olanların kendi hikayelerini anlatmaları. Bu hikayeleri anlatanlar gerçekten de tarihten insanlar olunca ve yaşanmış olaylarla desteklenince anlattıkları hayalet hikayeleri daha sahici, daha ürpertici oluyor.

Ben sonundan pek hoşlanmadım sadece. Bir anda bitmiş, yarım kalmış gibi geldi bana. Yine de bana keyifli bir okuma yaşattığı için öneririm :))



Tam blogumun asıl amacına uygun bir soru var bugün, daha doğrusu 9 gün önce vardı :))
11. Son zamanlarda okuyup bitirdiğin kitabın yorumunu yazabilir misin ?

GECE SİRKİ-ERIN MORGENSTERN


"Sirk, haber vermeden gelir. Gelmeden önce hiçbir duyuru yapılmaz, kimseye haber verilmez. Dün yokken, birden ortaya çıkar."

Heyecanlı heyecanlı kitap okumayalı bayağı oluyordu ki imdadıma Gece Sirki yetişti. Kütüphanede karşılaştık Gece Sirki ile ve Okuyan Muggle Gözde'nin sevdiğini bildiğimden tereddüt etmeden aldım kitabı.

Arka kapağındaki tanıtım yazısı da oldukça merak uyandırıcıydı. Sadece gece yarısı açılan bir sirk ve hiçbir sirkte görülmemiş çadırlar... Kesinlikle kitaba tav olmuştum ve başladım okumaya.

Başladım başlamasına ama kendimi kitaba kaptırmam beklediğimden uzun sürdü, yaklaşık 150 sayfa kadar. Kitap kötü olduğu için değil, aksine çok sevdiğim ve genelde fantastik olan kitaplarda hep böyle oluyor. Yazar, kitaptaki evreni tanıtmadan okuyucuyu birden olayların ortasına atıveriyor ve parçaları birleştirmek okuyucuya düşüyor.


Daha çocukluklarından itibaren bir karşılaşma için eğitilen iki sihirbaz Celia ve Marcoyu, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sirk oluşturmak için bir araya gelen bir grubu ve olaylara nerede ve nasıl dahil olacağını pek kestiremediğimiz Bailey adında bir genci okuyoruz. Hikaye üç farklı koldan, üç farklı tarihte ilerlediği için başta zor geliyor biraz hepsine bütün olarak bakmak ama okudukça parçalar yerine oturmaya başlıyor ve bir bakıyorsunuz ki kendinizi çoktan o evrenin içinde kaybetmişsiniz.

Baştan itibaren bahsi geçen "karşılaşma" benim beklediğimden çok farklı ve bu farklılığa bayıldım. Ben Harry ve Voldemort gibi yüz yüze kozlarını paylaşmalarını beklerken çok daha sihirli ve anlamlı bir karşılaşma oldu. Aşık atışmasına benzettim ben biraz, ikisi kendi bildikleri şekilde sihri kullanarak sirke eklemeler yaptılar. Onlar yaptıkça ben sirke aşık oldum, keşke gerçek olsa da kırmızı atkısını takıp şafak sökene kadar sirkin tadını çıkaran bir rêveur olsam diye düşündüm. Ayrıca iki sihirbaz arasındaki rekabetin imkansız bir aşka dönüşünün ağır ağır oluşu benim açımdan Gece Sirki'ne bir puan daha kazandırdı. 


Sirkte birbirinden farklı ve birbirinden büyülü o kadar çok çadır vardı ki betimleme okumayı pek de sevmeyen ben, yazar o çadırları tasvir ederken sadece okumadım gerçek manada o çadırları görebildim. Rüyalardan çıkmış gibiydi çadırlar. En sevdiklerimden biri koku çadırı oldu sanırım.

Gece Sirki kesinlikle beklediğimden daha güzeldi. Olayların bağlanışı, sihrin ve sirkin işleyişi, o tarihi hava, tüm karakterler... Her şey birbiriyle tutarlı ve bütünler nitelikteydi. Keşke seri olsaydı ve bu evrende, bu karakterlerle daha çok zaman geçirebilseydik ama bu sefer de şimdi olduğu kadar etkileyici olmazdı, biliyorum. Bir okur asla tatmin olmuyor, gerçekten iflah olmayız :D

Gece Sirki'ni okuyanlara en sevdiğiniz çadırın ne olduğunu, okumayanlara ise ilginizi çekip çekmediğini sorarak yorumumu burada noktalıyorum. 
Keyifli günler!^^

Periodic Library-Eslem

nefret oyunu sally thorne lucy joshua yabancı yayınları

Sayfa Sayısı: 384
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Türü: Romantik, Yetişkin

Ufak bir itirafla başlamak istiyorum: klişeleri severim. Hikaye mantık kuralları çerçevesinde işlendiği sürece (işin içine romantizm girince mantığın biraz kenara çekilmesini kabullenebilirim) ve üslubu da güzelse klişeleri içeren kitapları okumayı, dizileri izlemeyi seviyorum. Nefret Oyunu da sağ olsun en sevdiğim klişenin neden en büyük aşklar nefretle başlar olduğunu bir kez daha hatırladım.

Nefretten doğan aşkları seviyorum çünkü:
1- Laf dalaşını seviyorum. Hele de karakterler laf cambazı, zeki kişilerse.
2- Flört kısmı uzun oluyor. Bayağı uzuuuuuuuun. Bu süre zarfında karakterlerin sözde didişmeleri, yapılan ufak ama anlamlı jestler, birbirlerinden hoşlandıklarını bir türlü fark edemeyişleri, karakterler arasındaki ısınan hava vs. bunlar hep artı puan, gözümden kalpler çıkarak okumama neden olan şeyler.
3- İtiraflar. Sonlara yaklaştıkça dökülen itiraflara zaafım var. Çat diye "Seni seviyorum." diyince bir anlamı olmuyor ama o iki kelimeye giden o süreç uzun ve zorluysa itiraf gelince tadından yenmiyor.
nefret oyunu sally thorne lucy joshua yabancı yayınları


Nefret Oyunu da bu 3 maddeye sadık kalınarak yazılmış sanki. Karakterlerimiz Josh ve Lucy yayıncılık sektöründe çalışan, aynı ofisi paylaşan iki iş arkadaşı. Ama şöyle bir şey var ki birbirlerinden ölesiye nefret ediyorlar. Lucy'nin bilgisayar şifresi JOSHUADANSONSUZADEKNFRTEDYRM@ idi mesela. Gerçi bu sonsuza dek kısmı biraz tartışılır olmuş ama neyse biz kaldığımız yerden devam edelim :p İkisi arasında geçen her şey bir güç yarışı sanki. Mesela anlatıcımız olan Lucy'nin Bakışma Oyunu diye adlandırdığı bir oyun var. Kimin gözünü önce kaçıracağıyla ilgili. Birbirlerini sinirlendirecek hiçbir fırsatı geri çevirmiyorlar anlayacağınız. İkisi arasındaki atışmalar çok eğlenceliydi, kahramanlar zeki olunca diyaloglar da bundan payını alıyor tabi. Ben çok keyifle okudum, o kadar ki okurken sabahlamışım. En son şarjım bitti de uyudum :D

İkilinin nefret ayağına birbirlerinin her şeyini neredeyse bilmeleri de bayağı sevimliydi. Joshua bayağı düzenli bir tip olduğundan haftanın her günü gömleklerini belirli sırada giyiyordu ve Lucy'nin bu sırayı ezberlemiş olması ve günleri artık Josh'ın gömlek renklerine göre belirlemesi eğlenceli bir detaydı :D

nefret oyunu sally thorne lucy joshua yabancı yayınları
Çoğu romantik kitapta olan yanlış anlaşılmalar sonucu yaşanan saçma ayrılıklar ya da travmalı geçmişe sahip erkekler benim gözlerimi devirmeme, kitaptan soğumama neden olur Nefret Oyunu bu konuda da farkını ortaya koyuyor ve aynı kategorideki romantik kitaplardan adımlarca öne geçiyor.

Sanırım anlamışsınızdır ama ben Nefret Oyunu'nu oldukça sevdim, okuması da hızlıydı. Tam yaz günü okunacak bir kitap. Eğer siz de eğlenceli, romantik bir kitap arıyorsanız aradığınız kitap Nefret Oyunu olabilir :))

nefret oyunu sally thorne lucy joshua yabancı yayınları
Keyifli günler!
kazananın suçu marie rutkoski yorum


Kazananın Laneti'ni zamanında çok severek okumuşum. Okumuşum diyorum çünkü neden çok sevdiğim hakkında pek de bir fikrim yoktu ikinci kitap olan Kazananın Suçu'na başlarken. Kestrel'in ilk kitapta zeki bir karakter izlenimi bıraktığını hatırlıyorum bende ama bunu maalesef Kazananın Suçu'nda hissedemedim. Ya da şöyle diyeyim beni çok etkilemedi.

En son Herranilerle olan savaşın bitmesi için İmparatora bir teklif sunmuş ve İmparator da teklifini beğenince kabul etmişti. Teklife göre Herranilerle olan savaş bitecek, Herran Valoryaya bağlı özerk bir ülke olacaktı. Tabii bunun karşılığında İmparatorun da Kestrelden bir isteği vardı: oğluyla evlenmesi. Canım Kestrel savaş bitsin, ölümler dursun diye kabul ediyor ancak kitabın devamında kalbi ve mantığı arasında bocalayıp durdu. Tabi Kestrel'in yaptığı bu fedakarlıktan haberi olmayan Arin de bayağı perişan oldu ama bazı yerlerde oh olsun demedim değil hani. Sen kim köpeksin de Kestrel'i üzüyorsun😒

Kitaptaki Kestrel/Arin yakınlaşmaları niyeyse hiç heyecanlı gelmedi. Aradaki o gerilimi hissedemedim. Seni sevdiğim için senden ayrılmak zorundayım klişesi benim gözümde tüm romantizmi ve heyecanı öldürdüğünden olsa gerek. Bir de sonunda birlikte olacakları %90 kesinken inandırıcı olmuyor.

Romantizm yönünden zayıf olsa da Arin/Roshal bromance'ını okumak çok keyifliydi😸 Roshal'ın durup durup Arin'e geleneksel öldürme yöntemlerinden bahsettiği ve ikilinin atıştıkları yerler favorim oldu diyebilirim😸

Bir diğer sevdiğim şey de Verex oldu :')) Nasıl minnoş bir prenssin sen aman aman. Verex ve Kestrel'i bayağı yakıştırdım ama işte maalesef ikisinin da başka sevdicekeleri var...Oysa uygun şartlar altında iyi bir çift olabilirlerdi bence. Ne diyelim sağlık olsun😁


Sonu da beni pek şaşırtmadı. Hikayenin bir şekilde yön değiştirmesi gerekiyordu zaten. Bir de alıştık artık genç-yetişkin distopya kitaplarına, hep aynı taktik hep aynı taktik :D

Sonuç olarak Kazananın Suçu'na puanım 3,5/5.

Siz neler okuyorsunuz bu aralar? Kazananın Suçunu okumuş muydunuz?
Buyrun yorumlara! :)
Kitap Adı: Rüya Kapanı (Dreamfall) | Yazarı: Amy Plum |  Çevirmeni: Esra Çakıruylası
Yayınevi: Akılçelen Kitaplar | Sayfa Sayısı: 264 | Tür: Genç yetişkin, korku, bilimkurgu

RÜYA KAPANI AMY PLUM | YORUM


Bu. Kitap. Bir. Harika. (Düzeltme: Bu yorumu kitap bittikten hemen sonra yazmıştım, o yüzden heyecanıma aldırmayınız lütfen.)

Rüya Kapanı sayesinde üstümdeki ölü toprağını atmış, kitap okuma hevesime tekrar kavuşmuş hissediyorum. Okuma açısından şubat da ocak ayını aratmayacak kadar sıkıcı geçiyordu ki imdadıma Rüya Kapanı yetişti. Çok da rastgele oldu aslında. Şöyle ki Kış Okuma Şenliğindeki "Aynı ada sahip olan iki farklı yazardan birer kitap" kategorisini tamamlamak Amy adında bir yazara ihtiyacım vardı çünkü Amy Tintera'dan Sıfırlanan'ı okumuştum ve kitabı şenlik kapsamında saydırmak istediğimden aynı adda bir yazardan daha okuma yapmam gerekiyordu. Ama şansıma Amy adında çok da ilgimi çeken yazarlar bulamamıştım. Amy Plum'ın Benim İçin Öl serisini görmüştüm ama yani adı pek ilgimi çekmeyince konularını bile okumaya tenezzül etmemiştim. Son çare olarak Amy Engel'den Roanoke Kızları'nı okumaya başladım ama çok da ilerleyemiyordum ki rastgele e-kitaplara bakarken Rüya Kapanı diye bir kitap gördüm ve konusunu da okuyunca bayağı merak ettim. Sonra bir de baktım ki yazarı Amy Plum :D Diğer kitaplarının adlarından dolayı yazara karşı bir önyargım olsa da konusu için şans vermeye karar verdim. İYİ Kİ DE VERMİŞİM.

Rüya Kapanı, insomnia hastalığından muzdarip yedi kişinin bu hastalıktan kurtulmak için son çare olarak bir deneye katılmalarıyla başlıyor. Bu deney daha önce sadece bir kişi de denenmiş ve başarılı olmuş. Bu yedi genç de uyuyamamaktan daha kötü ne olabilir ki diyerek deneyin tüm yan etkilerini göze alıyorlar ve deney başlıyor. Bir odada uyutulup cihazlara falan bağlanıyorlar. Her şey iyi hoş giderken ufak bir sarsıntı oluyor ve elektriklerin birkaç dakika gitmesiyle deneyde terslikler başlıyor. Çocuklar uykuda olmaları gerekirken beyin dalgaları komaya girdiklerini göstermeye başlıyor. AMA ASLINDA GERÇEK HİÇ DE ÖYLE DEĞİL.


Dışarıdan komada gözüken çocuklar aslında kendi kabuslarında kapana kısılıyorlar. Her kabus sonrası çocukların Boşluk adını verdikleri bir yere çekiliyorlar sonra tekrar kabus sonra Boşluk sonra kabus şeklinde bitmek bilmeyen bir kabuslar döngüsü başlıyor. Gecenin bir yarısı herkes yattıktan sonra karanlıkta okuduğumdan mı bilmem ben bayağı gerildim kabusları okurken.

Olayları 3 kişinin gözünden okuyoruz ayrıca: Cata, Fergus ve Jaime. Cata ve Fergus deneye katılan gençlerden ikisi, Jaime de deneyi gözlemleyen bir tıp öğrencisi. Böylece hem kabusları hem de deneyin bilimsel tarafında neler olup bittiğini okuyabiliyoruz. Kitap bittiğinde internette birkaç yoruma baktım da Jaimenin cinsiyeti olay olmuş.  Jaime bana direkt erkek adı gibi gelmişti ve kafamdaki o basmakalıp deneyleri erkekler yapar düşüncesinden dolayı Jaimeyi erkek olarak düşünmüştüm ama aslında kitap boyunca yazar buna kesinlik kazandıracak ifadelerden kaçınmış. Bu da böyle bir ayrıntı :D

Sonuç olarak Rüya Kapanı severek okuduğum bir kitap oldu. Hele sonlara doğru daha bir heyecanlı hale geldi kitap. O sondaki ters köşeler beni bayağı şaşırttı. Hani bir şeyler bekliyordum ama tahminimden çok farklı şeyler çıktı.

En takıntılı olduğum konulardan biri de kapaklar olduğu için demeden daha doğrusu çemkirmeden geçemeyeceğim bir şey var ki sevgili Akılçelen Kitaplar bu kitabın kapağının hali ne? Yani gerçekten bir orijinaline bir buna bakıyorum ve ağlayasım geliyor. Serinin orijinal kapakları yanyana gelince bir bütün oluşturuyorlar oysa. Bu konuda çok kırgınım...


Geleneksel kitap oylama kısmına geçersem de 5 üzerinden 4 veriyorum Rüya Kapanına. Genç yetişkin, korku ve bilimkurgu sevenlere önerilir. Goodreads'e göre serinin ikinci kitabı olan Neverwake bu yıl 2 ağustosta çıkacak. Umarım Akılçelen Kitaplar da hızlıca çevirir :>


M E R H A B A L A R
Blogda daha önce bahsetmiştim Büyülü Ayraç blogundan Berfin'in Gotik Edebiyat Okuma Kulübü kurduğunu. Geçtiğimiz ay açılışı gotik eserlerin ilki olarak kabul edilen Otranto Şatosu ile yaptık.

Otranto Şatosu, Prens Manfredi tarafından yönetilmektedir. Manfredinin oğlu evleneceği gün gizemli bir şekilde dev bir miğferin altında kalarak can verir. Manfredinin tek varisi yok olunca şatonun hakimiyetini kaybetme korkusu Manfredinin zalim planlar kurmasına neden olur. Bu sırada şatoda gizemli olaylar arka arkaya patlak vermeye başlar.

Çabuk okunan bir kitap olmasına rağmen Otranto Şatosunu pek sevemedim ben. Bunun en öne çıkan nedeni karakterler kesinlikle. Karakter derinliğinden ve gelişiminden yoksunlardı. Özellikle Manfredinin karısı Ippolita çok sönük, olayların seyrinin değişmesinde hiçbir etkisi olmayan bir karakterdi. Sürekli Manfredinin ağzından çıkacaklara bakıyor oluşu beni çıldırttı adeta.


Kitabın 1700'lü yıllarda yazılmış olduğunu göz önüne alırsak belki biraz fazla yükleniyor olabilirim. O döneme göre iyi olabilir ama günümüz okuyucusunu tatmin edecek bir kitap değil kesinlikle. Gotik türünün meraklısıysanız; bu şatolar, karanlık mahzenler, gizli geçitler, hayaletler edebiyata ilk olarak nasıl girmiş diye merak ediyorsanız o zaman okumanızı öneririm. Aksi takdirde pek de gerekli olduğunu düşünmüyorum. 

Beni rahatsız eden bir noktayı daha söyleyip yorumu bitireceğim. Kitabın birinci basımına yazar bir önsöz yazmış ve bu önsözde sanki hikayeyi kendisi yazmamış da bir kitaplıkta bulunan İtalyanca halini İngilizceye çevirmiş gibi anlatmış. Anlatırken de bol bol övmüş yazarı (kendisini) hatta. Sonra kitabın ikinci baskısına bir önsöz daha yazmış ve burada da okurlarını kandırdığı için özür dilemiş. Kamuoyundan olumlu tepkiler gelince kitabı sahiplenmiş yani. Bu davranışı da kitaba olumsuz bir şekilde başlamama neden oldu. Kadın olsaydı hoş görürdüm ama mevkisi de gayet iyi olduğu halde okuyucuyu kandırması hoşuma gitmedi. Okuyuculardan olumlu tepki gelmeseydi asla sahiplenmeyecekti demek kitabını.

Öyle işte. Klasik Okuma Şenliği 2018'in ve Gotik Edebiyat Okuma Kulübünün ilk kitabı olan Otranto Şatosu böylelikle benden 5 üzerinden 2 yıldız aldı. Meraklılarına duyurulur :D Peki siz okudunuz mu Otranto Şatosunu ya da okumayı düşünüyor musunuz? Okuduysanız kitap hakkında ne düşünüyorsunuz? Buyrun yorumlara^^ 
Keyifli günler!
kujo stephen king yorum
1 Kasım itibariyle Korkunç Bir Maratonu daha geride bıraktık. Sonuçlarla ilgili yazıyı maratonda yaptıklarımın yorumlarını girdikten sonra paylaşmayı düşünüyorum. Bu sırada katılanlar da bana sonuçlarını e-postayla ya da yorumlardan bildirebilirler.

O halde gelelim maratonda okuduğum tek kitabın yorumuna.  İçinde herhangi bir fantastik yaratık içeren bir kitap kategorisi için Stephen King'in Kujo'sunu seçmiştim. Ne yazık ki çok beğendiklerim arasına giremedi.


Konusu için aslında iyi huylu bir köpek olan Kujonun kuduz virüsü kaptıktan sonra saçtığı dehşet diyebiliriz. Asıl konu bu olmasına rağmen bu dehşet kısmı kitabın çok sonuna sıkıştırılmıştı. Eh haliyle bu da kitabı okurken çoğu zaman sıkılmama neden oldu. 

kujo stephen king yorum
Bir de bazı karakterlerin ve olayların kitapta ne işe hizmet ettiklerini anlayamadım. Daha doğrusu anladım da biraz gereğinden fazla durulmuş gibi geldi. Mesela Vic'in reklam işinden o kadar bahsedildi ki bir şey çıkacak, Kujoyla bir bağlantısı olacak diye bekledim ama olmadı. Reklam olayının tek amacı Vic'in şehir dışına çıkması ve böylece karısı ve çocuğu Kujo tarafından kapana kıstırılınca yardım edememesiydi sanırım. Diğer karakterler için de pek farklı şeyler düşünmüyorum. 

Son 50 sayfayı saymazsak gerilim de bayağı düşük seviyedeydi. Ne zaman Tad ve annesi Donna Kujoyla karşılaştı işte kitap orada başladı benim için. Bu, bu kadar sona sıkıştırılmasaydı daha çok keyif alırdım okumaktan. 

Beş üzerinden üç veriyorum Kujoya ama yazarı Stephen King değil de başka biri olsaydı daha düşük verirdim sanırım. İlk defa Stephen King okuyacak birine tavsiye edeceğim bir kitap olamadı.

Neyse ilginç bulduğum bir bilgiyle bitirmek istiyorum yorumu. Stephen King amcamız Kujoyu yazdığını hatırlamıyormuş zira Kujoyu yazdığı sırada alkol problemiyle baş etmekteymiş. Böyle yazdığını hatırlamadığı birkaç kitap daha varmış hatta.

Öyle işte, keyifli günler!
poyraza çare daniel glattauer yorum
Bu kaçıncı dile getirişim bilmiyorum ama KÜTÜPHANELERE AŞIĞIM. Adını bile duymadığım, basımı bitmiş, muhteşem kitapları okuma şansına erişebiliyorum çünkü. Bunun en sonuncu örneği fotoğraftan da anlaşıldığı üzere Poyraza Çare.

Kitap, Like dergisine olan aboneliğini iptal ettirmek isteyen Emmanın @like.com yerine yanlışlıkla @leike.com adresine e-posta atmasıyla başlıyor. Bu ufak hata karşısına Leo Leike adındaki bir yabancıyı çıkarır ve bir harf yanlışlığıyla başlayan konuşma her gün e-postalaşmaya başlamalarıyla devam eder. 

Ne bir ses kaydına ne de bir fotoğrafa ilişkilerinde yer vardır. Sadece e-postalaşarak bir süre sonra birbirleri için vazgeçilmez hale gelen Emma ve Leo'nun ilişkisinde ufak bir sorun vardır ki o da Emmanın evli olmasıdır. Hatta kendi deyimiyle "Mutlu bir evlilik".

Kitap birçok soruyu akıllara getiriyor. Aldatmak ne demek? Aldatma için illa fiziksel bir yakınlık mı gerek? Ya da görmeden, duymadan, dokunmadan aşık olmak mümkün mü? Bir insanın sadece yazdıklarına aşık olunabilir mi? Birincisi için kesin bir şey diyemesem de ikincisi için cevabım evet görmeden de aşık olmak mümkün bence. 

Emmanın durumuna bakarsak mesela mutlu bir evliliği vardır ama her evlilikte olduğu gibi ufak tepek problemlere sahiptir. Oysa Leoyla ilişkisi kusursuzdur. Gündelik yaşamın her türlü sorunundan uzaktır. Ulaşılmaz olanın cazibesine sahiptir. Yazıştıkları sırada kendi küçük dünyalarında sadece Emma ve Leo vardır. Hayallerinde yarattıkları Emma ve Leo kişilikleri gerçekte olandan daha güzeldir. Hatta bu yüzden de imkanları olmasına rağmen buluşma fikrine ikisi de temkinli yaklaşır. Çünkü ikisinin de bildiği bir gerçek vardır ki o da bu zamana kadar kafalarında kurdukları yıkılırsa ilişkilerinin sona ereceğidir.

poyraza çare daniel glattauer yorum
"Ben böyle bir insanım: En kötü olandan yola çıkmalıyım bağışıklık kazanmak için, bu bağışıklık gerçekler ortaya çıktığında beni korur."

Kitap boyunca ben de hem buluşmalarını istedim hem de istemedim. Bir yanım buluşup o büyüyü bozmalarından korktu bir yanımsa buluşunca olacakları görmek için meraklandı durdu. Korkmayın hangisinin gerçekleştiğini söyleyip spoiler vermeyeceğim ama o nasıl bir sondu diye de yakınmadan geçmek istemiyorum. Kitabın gidişatışını başından beri tahmin edememiştim zaten ama sonuyla da bir hayli şaşırttı beni. İkinci kitabı da varmış ama ilk kitabı bu kıyıda köşede kalmışken sanmıyorum ikinci kitabın dilimize çevrileceğini. 

Sevdiğim bir kitap oldu Poyraza Çare. Bulduğunuz anda alıp okuyun derim ben. Emma ve Leo ikilisinin yazışmalarını okumak oldukça keyifli. Özellikle sivri dilli, alaycı, heyecanlandı mı büyük harflerle sınırsız sayıda ünlemi bir arada kullanan Emmayı okumak çok zevkliydi. Emmanın deyimiyle ahlak profesörü olan Leo da az yere bakan yürek yakan değildi hani :D

Gönül rahatlığıyla bu sadece e-postalaşmalardan oluşan kitabı tavsiye ediyor ve Poyraza Çare yorumunu burada sonlandırıyorum. Daha fazla kitap yorumu için burayı, şu an sürmekte olan Korkunç Bir Maraton etkinliği hakkında detaylı bilgi almak burayı ve bu kitabın yorumuna instagramda ulaşmak için burayı ziyaret edebilirsiniz. Keyifli günler! :))



algernon'a çiçekler, daniel keyes, flowers for algernon

Uzun süredir yorum yaz(a)mıyordum. Buna beni çok etkileyen bir kitapla son vermeye karar verdim.


Charlie Gordon düşük zekalı bir yetişkindir. Çocukluğunda ailesi Charlie'nin normal(!) bir evlat olması için onu sayısız doktora götürmüştür ama tedavilerin hiçbiri işe yaramamıştır. Küçükken annesi tarafından akıllı olma konusunda o kadar baskı görmüştür ki 32 yaşında bir yetişkinken bile akıllı olmak istemektedir ve bu konuda oldukça isteklidir. Bu özelliği de Charlieyi doktor Nemur ve Strauss'un yapacakları deneyde mükemmel denek yapar.

Deneyin amacı zeka oranını arttırmaktır. Bu deney öncesinde farelerle yapılmış ve Algernon adındaki farede başarıya ulaşarak iq'sunu diğer farelerin iki katına çıkarmıştır. Charlie deneyde kullanılacak ilk insandır ama akıllı olma ve başkaları tarafından sevilme, onlarla konuşabilme isteğiyle bu deneyi kabul eder. Deney başladıktan sonra Charlie ilerleme raporu yani gün içinde aklına gelen her şeyi yazması istenir. Zaten kitap da Charlienin raporlarından oluşuyor. Charlienin akıllı olma serüvenine çok yakından tanık oluyoruz yani.

İlk ilerleme raporları birçok yazım yanlışıyla doluyken deney etkisini gösterdikçe bunların düzeldiğini görüyoruz. Gittikçe Charlienin kendini ifade edişi daha felsefik-bilimsel bir şeye dönüşüyor. Bu sırada hatıraları da geri dönmeye başlıyor ama tahmin de edilebileceği üzere pek hoş hatıralar değil bunlar. Annesinin onu neden sevmeyi bıraktığını, onu neden kardeşinden uzak tuttuklarını, insanların ona neden güldüklerini anlamaya başlıyor.

Charlie, dahi denilebilecek bir zeka seviyesine ulaştığında geçmişinden getirdiği ve geleceğini etkileyecek birçok sorunla boğuşmaktadır. Algernon'un zekasında görülen ani gerileme de olayın tuzu biberi olur. 
algernon'a çiçekler, daniel keyes, flowers for algernon
"Nasıl oluyor da, kolsuz ve bacaksız doğan insanlardan faydalanmayı akıllarından bile geçirmeyen dürüst ve duyarlı kişiler, düşük bir zeka düzeyiyle doğanları istismar etmekte bir mahsur görmezler?"

Oldukça hüzünlü bir kitap Algernon'a Çiçekler. Uzun süre ne aklımdan ne de kalbimden çıkacağını sanmıyorum. Düşük zekalı bireylere karşı bakış açımızla ilgili son derece haklı mesajlar da vardı kitap boyunca. Farkındalık kazandırması için özellikle gençlere okutulmalı diye düşünüyorum. 

Çıkarılacak türlü türlü ders bulunduran bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Kitapçınızdan, en yakın kütüphanecinizden ısrarla isteyiniz. Yazmama gerek yok herhalde ama 5 üzerinden 5 verdim kitaba.


Algernon'a Çiçeklerden Alıntılar


"Korkuyorum. Hayattab veya ölümden değil, veya hiçlikten değil, hiç var olmamışım gibi o ışığı harcamış olmaktan korkuyorum." Sayfa 298

"Ama şimdi biliyorum ki, hepinizin atladığı bir şey var: Sevgi ve şefkat eli değmeyen zeka ve eğitim beş para etmez." Sayfa 262

"Size şunu hipotez olarak sunuyorum: Sevgi alma ve sevgi verme yeteneğinden yoksun olan zeka, zihinsel çöküşe, nevroza ve muhtemelen psikoza bile yol açar. Ve ben-merkezci bir amaca odaklnan ve insan ilişkilerini dışlayan bir beynin, sadece şiddete ve acıya neden olacağını da eklemek istiyorum." Sayfa 263

"Ben insanların bana güldüklerini kısa bir süre önce öğrenmiştim. Şimdi şunu fark ediyorum ki, ben de bilmeden bana gülerken onlara katılmıştım. İşte, beni en çok üzen bu." Sayfa 211



Keyifli günler :)

Bir ara oldukça popüler olan ve okuyucuların çoğundan tam puan almış bir kitap Ejderha Dövmeli Kız. Yarıyıl Reading Challenge'ın yeni bir seriye başla kategorisi için başta Köpek Düşleri serisini seçmiştim ama kütüphanede Ejderha Dövmeli Kız'a denk gelince fikrimi değiştirdim ve başladım okumaya.

Michael Blomkvist kırklarındaki bir ekonomi gazetecisidir. Kendi deyimiyle "nöbetçi sevgilisi" olan Erika Berger ile Milenyum adını verdikleri bir dergi çıkarmaktadırlar ve bu dergide sözde iş adamı olan hırsızların iplerini çekmektedirler. Ama Michael'ın yazdığı bir yazı onun iftiradan suçlu bulunmasına neden olunca işler sarpa sarmaya başlar. Tam çöküşe geçmişken Henrik Vanger adındaki birinden ilginç bir teklif gelir. Teklifi kabul etmesi ve Lisbeth Salander'in de işin içine karışmasıyla birlikte soluksuz okunacak olaylar dizisi başlar.

İlk 150-200 sayfayı okumak oldukça sancılı bir süreçti. Detaylar üzerinde uzun uzadıya durarak anlatması okuma şevkimi bayağı bir kırdı. Bu kadar seveni olmasaydı kitabın kesinlikle bırakmıştım ama öneren arkadaşlara güvenip devam ettim ve bu kararımdan pişman olmadım. Okudukça tüm o detayların da ileride oluşabilecek karmaşayı önlemek için gerekli olduğunu fark ettim. 

Kitaba adını veren Lisbeth Salander nevi şahsına münhasır bir karakterdi. Gerçekten şu ana kadar onun gibisini ne okudum ne de izledim. Etkileyici bir karakterdi. Gerçi tam olarak sevdim mi emin değilim. İnsanlar hakkında çok keskin görüşlere sahipti. Yine de daha fazla Lisbeth Salander okumak ister miyim? Kesinlikle evet, isterim. 

"İyi o zaman, senin bahsettiğin şu ahlak komisyonunun ilkeleri gibi, benim de birtakım ilkelerimin olduğunu bilmen belki seni eğlendirir. Ben bunlara Salander ilkeleri diyorum. Benim için bir soysuz her zaman soysuzdur. Eğer hak ediyorsa, bütün kirli çamaşırlarını açığa çıkartarak ona zarar veririm. Yaptıklarının karşılığı olarak."


Ejderha Dövmeli Kız'a 5 üzerinden 4 veriyorum. Biraz kitabın yavaş ilerlemesinden biraz da katil yüzünden. Katilin tahmin edilebilir olmasının yanında katili katil yapan nedenlerin de biraz eksik kaldığını düşünüyorum. Yapıyorum çünkü yapabiliyorum kafasında birindense kendince nedenleri olan birini okumak isterdim. 

Verdiğim puandan da anlaşılacağı üzere yukarıda bahsettiğim olumsuzluklara rağmen sevdiğim bir kitap oldu Ejderha Dövmeli Kız. Hala okumayan ve polisiye sevenlere öneririm ^___^
austen diyarı shannon hale kitap yorumu periodic library
Türkçe basımının kapağını hiç sevmediğimden bunu koyuyorum.

Tam filmini izlemeye başlayacakken yav önce kitabının yorumunu bloga yazsam ya dememle işte buradayız. 

Austen Diyarı, Jane Austen kitaplarını özellikle de Bay Darcy’i takıntı haline getirmiş olan Jane Hayesin biraz komik biraz da trajik hikayesi hakkında. Zavallı Jane aşkta hep kaybetmiş biri. Ne zaman gerçek aşkı bulduğunu zannetse hayat bir güzel tekmelemiş onu. O da ayrılık acılarını Jane Austen kitaplarını zilyonuncu kez okuyarak ve baş ucunda Aşk ve Gurur dvdsi bulundurarak gidermeyi tercih etmiş. Tam gerçek hayattaki erkeklerden ümidini kesmiş, yalnızım çünkü tüm şahane erkekler kitaplarda yaşıyor mantığıyla hayatına devam etmekteyken Jane’in bu takıntısını bilen teyzesinden gelen hediyeyle hayatı bir kez daha tepetaklak olur.

Gelen hediye Pembrook Park’ta 3 hafta tatildir. Pembrook Park, 21. yüzyılda 18. yüzyıl İngilteresini yaşayabileceğiniz bir tatil merkezidir. Şöyle ki bir kere Pembrook Park’a adım attığınızda bir daha çıkana kadar o yüzyıla aitmişsiniz gibi davranmak zorundasınız. Jane ilk başta bu hediyeye olumlu bakmasa da daha sonra Pembrook Park’ı, Darcy takıntısını yenmek için bir fırsat olarak görür. Hesaba katmadığı bir şey vardır ki o da tek amaçları Pembrook Park müşterilerini memnun etmek olan, 18. yüzyıl beyefendilerini oynayan aktörlerdir.
Çok genç yaşında sevmeyi Austen’dan öğrenmişti. Ve o zamanki toy anlayışına göre Austen’ın dünyasında gönül eğlendirme diye bir kavram yoktu. Her aşk evlilikle sonuçlanmalıydı, her flört sonsuza dek bağlanacağı bir partner bulmak için bir araçtan ibaretti. Dolayısıyla Jane için hâlâ umut bağladığı her aşk macerası sona erdiğinde, boşanmak kadar sarsıcı bir darbe alıyordu. Hislerin fazla mı yoğun, Jane? Ah evet. Fakat insanın elinden ne gelirdi ki?
Bir çırpıda biten, sürükleyici ve eğlenceli bir kitaptı Austen Diyarı. Özellikle son kısımları bayağı heyecanla okudum. Hatta okurken sabahladım. Tam böyle hah işte mutlu son dediğim anlarda ters köşe yapıp YAPMA ETME KIZIM!!!! diye sövdüm ve bu döngü birkaç kez tekrarlanınca minnoş kalbim bu kadar strese dayanamadı ve yattım uyudum :D Sevgili Pembrook Park sakinleri rüyalarımda da yalnız bırakmadılar tabii o ayrı :D

Bölümler arasında Jane’in eski sevgilileriyle ilgili (Tam tamına 13 kişiyle ilgili!) böyle 1-2 sayfalık anılar vardı ve hepsi birbirinden trajikomikti :D Güldüğüme bakmayın tek isteği sevmek ve sevilmek olan Jane’in başına gelmeyen kalmamış aslında.

Kitap boyunca 18. yüzyıl adabı muaşeret kurallarıyla ilgili ufak birkaç bir şey de öğreniyoruz. Mesela nişanlı olmadığı sürece bir erkeğin bir kadına ilk adıyla hitap etmesi ve tanıştırılmadığınız biriyle konuşmanın ayıp olması, balık veya meyve yerken bıçak kullanılmaması çünkü bunlardaki asitin gümüşü karartacağı vs. vs.

Jane Austen’a elini verip kalbini kaptırmış biriyseniz ve okurken sizi yormayacak bir kitap arıyorsanız ihtiyacınız olan kitap Austen Diyarı olabilir. Keyifle kalın! :)
Kitap Adı: Hava Uyanıyor #1
Orijinal Adı: Air Awakens #1
Yazarı: Elise Kova
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Türü: Genç Yetişkin, Fantastik
Sayfa Sayısı: 400
Basım Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4,02/5
Puanım: 2,5/5


Solaris İmparatorluğu, başkenti birleştirmeye bir zafer uzağındaydı ve nadir görülen büyüsel bir yakınlığın sahibi, on yedi yaşındaki kütüphaneci çırağı Vhalla Yarl savaşın seyrini değiştirebilirdi.

Vhalla, Büyücüler Kulesi’ndeki gizemli büyü topluluğundan uzak durması gerektiğini bilerek büyümüştü ve kitapların sessiz dünyasında oldukça mutluydu. Ancak farkına varmadan, gelmiş geçmiş en büyük büyücülerden biri olan Prens Aldrik’in hayatını kurtardıktan sonra, yavaş yavaş onun dünyasına doğru çekildiğini hissediyordu. Şimdi önünde vermesi gereken zor bir karar vardı: Ya büyüsünü kabul edip bildiği hayatı terk edecek ya da büyücülükten defedilip eski haline dönecekti. Gölgelerde dolanan kudretli güçlerle birlikte, Vhalla’nın kararsızlığı ona sandığından çok daha fazlasına mal olacaktı. 
Sevenleri kusura bakmasın ama Hava Uyanıyor'u iki kelimeyle tarif etmek gerekirse şişirilmiş bir balon derdim. Kitaptaki fantastik öge element bükmek (kitaptaki adıyla yakınlık kurmak) olunca kitabın adı sürekli Avatar: Son Hava Bükücü çizgi dizisiyle birlikte anılıyordu ve Avatar da benim en sevdiğim yapımlardan biri olduğu için kitabın da aynı muhteşemlikte olduğunu düşünüyordum. Ne kadar yanılmışım. 

Kitapta ateşi kontrol eden ateştutucular, havayı kontrol eden rüzgargüdücüler, suyu kontrol eden suakıtıcılar ve toprağı kontrol eden yerkırıcı büyücüler var. Ha tabi bir de sıradan insanlar var. Bu sıradan insanlarımızdan biri de Vhalla Yard. Kütüphaneci çırağı olarak hayatını sürdüren olan Vhallanın bir olay sonucunda bir büyücü, hatta 100 yıldır görülmemiş bir büyücü olduğu ortaya çıkıyor: bir rüzgargüdücü.


Buraya kadar kulağa iyi geliyor değil mi? Kitap tam da bu noktadan sonra açılacakmış gibi geliyor ama maalesef. Vhalla büyücü olduğuna bir türlü inanmıyor. Ben büyücü olamam da olamam diye tutturuyor ve ben okurken kafamı duvara sürtme isteği ile dolup taşıyorum. 

Büyücü olduğunu kabul ettiğinde de absürtlükler bitmiyor ne yazık ki. Bilinçli olarak ilk büyü yaptığı bir bölüm vardı ki evlere şenlik. Neredeyse sıfır uğraşla büyü yapmayı başarıyor kızımız. Bahanesi de çok yetenekli, çok zeki bir büyücü olması. Tamam yazdığın karakter çok yetenekli olabilir ama bırak biraz hata yapsın, hatalarından bir şeyler öğrensin, çalışsın, çabalasın. Başarının böyle löp diye sunulması kurgunun inandırıcılığını yok ediyor bence. 

Prens Aldrikle ilişkisi var bir de beni hiç tatmin etmeyen. Bu kadar gelişimden yoksun bir ilişki yazılabilirdi. İkilinin diyalogları çok ruhsuz ve boştu. Ne ara birbirlerine aşık olduklarını ise kesinlikle anlayamadım.

Ayakları yere basmayan bir kurgu, gelişim göstermeyen karakterler ve sırf fantastik kategorisi altında gösterilebilmek için serpiştirilmiş büyü ile Hava Uyanıyor 5 üzerinden 2 alan bir kitap oldu benim için. Yazık oldu, cidden çok yazık oldu. 


Kitap Adı: Kötü Günler Başlarken (The Bag Beginning)
Yazarı: Lemony Snicket (Daniel Handler)
Yayınevi: Doğan Çocuk
Çevirmeni:
Sayfa Sayısı:172
Sevgili Okur,
Elinde tuttuğun kitabın son derece sevimsiz olduğunu üzülerek söylemek zorundayım. Çünkü çok şanssız üç çocukla ilgili mutsuz bir öyküyü anlatıyor. Cana yakın ve akıllı çocuklar olmalarına karşın, Baudelaire kardeşler mutsuzluk ve üzüntü dolu bir yaşam sürüyorlar. Bu kitabın daha ilk sayfasında kumsalda oynadıkları ve korkunç haberi aldıkları andan başlayarak, bütün öykü boyunca felaketler onları kovalıyor. Talihsizliği çeken neredeyse birer mıknatıs oldukları bile söylenebilir.
Üç afacan sadece bu kısacık kitapta açgözlü ve iğrenç bir haydutla, bitli elbiselerle, feci bir yangınla, servetlerini çalmaya yönelik bir entrikayla ve kahvaltı niyetine verilen yulaf lapasıyla karşılaşıyorlar. Bu sevimsiz öyküleri yazıya dökmek benim için üzücü bir görev. Ama bu kitabı hemen elinden bırakmaktan ve daha mutlu bir kitap okumaktan seni alıkoyan hiçbir şey yok. En derin saygılarımla,-Lemony Snicket-(Tanıtım Bülteninden)
Şubat ayının ilk yorumundan merhabalar. Talihsiz Serüvenler Dizisini alış hikayemi Letgo Kitap Alışverişim yazısında anlatmıştım. O yazıda seriyi 2016 bitmeden okumak istediğimi belirtmiş, üstüne bir de 2017 ocakta çıkacak olan dizisini de izlersem benden keyiflisi yok demişim. Ama bir kez daha evdeki hesap çarşıya uymadı. Ne kitapları 2016'da okudum ne de netflix yapımı diziyi bitirebildim. Talihsiz Serüvenler Dizisinin ilk kitabı olan Kötü Günler Başlarken'i anca ocak ayının sonuna doğru okuyabildim.

Tanıtım bülteninde de dediği gibi Talihsiz Serüvenler Dizisi tam anlamıyla talihsiz olan üç Baudelaire kardeşinin hikayesini anlatmakta. Kitap Baudelaire kardeşlerin ebeveynlerini bir yangında kaybetmeleriyle başlıyor ve bu olaydan sonra Baudelaire kardeşlerin yüzü neredeyse hiç gülmüyor. Hem bir aile dostu hem de Baudelaire ailesinin mirasıyla ilgili gerekli işlemlerden sorumlu bir bankacı olan Bay Poe, Baudelaire ebeveynlerinin vasiyeti üzerine çocukları en yakın(!) akrabaları olan Kont Olaf'a teslim eder. Ancak şöyle bir sorun vardır; Kont Olaf, Baudelarie malikanesine kilometre olarak en yakın kişi olsa da kan bağı olarak çocukların dıdısının dıdısının dıdısıdır ve tek umrunda olan şey Baudelarie mirasını bir şekilde ele geçirmektir. 

Gelin şimdi de Baudelarie kardeşleri yakından tanıyalım. 

Kardeşlerin en büyüğü Violet Baudelarie suda taş sektirmekten hoşlanırdı. On dört yaşındaki çocukların çoğu gibi o da sağ elini kullanan biriydi; sol eline göre bu eliyle taşları karanlık sularda daha ileriye fırlatabiliyordu. Taş sektirirken bir yandan da ufka bakıyor ve yapmak istediği bir icadı düşünüyordu. Onu yakından tanıyan herkes yoğun düşüncelere kapıldığını anlayabilirdi çünkü gözlerini kapamaması için uzun saçlarını toplayıp bir kurdeleyle başlamıştı. Violey buluşçulukta ve tuhaf aygıtlar yapmada gerçekten hünerliydi. Beyni çoğu zaman makara, kaldıraç ve dişli görüntüleriyle dolu olurdu ve saç gibi eften püften bir şey yüzünden dikkatinin dağılmasını hiç istemezdi.
Ortanca ve tek erkek çocuk Klaus Baudelarie, dalgaların bıraktığı su birikintilerindeki deniz yaratıklarını incelemekten hoşlanırdı. On iki yaşın biraz üzerindeydi ve gözlükleri ona zeki bir çocuk havası veriyordu. Aslında zekiydi de. Konakta ailenin çok büyük bir kütüphanesi vardı. Bu oda hemen her konuda binlerce kitaplar doluydu. Gerçi kitapların hepsini okumuş değildi, ama okuduğu birçok kitap vardı ve bunlardan epey bilgi kapmıştı. Kayman denen timsah ve gerçek timsah arasındaki farkı biliyordu. Jül Sezar'ı gerçekte kimin öldürdüğünü biliyordu. Ve o sırada kumsalda incelemekte olduğu ufacık, sümüğümsü hayvanlar hakkında bir hayli şey biliyordu.


En küçük çocuk Sunny Baudelarie ise eline geçirdiği her şeyi ısırmaktan hoşlanırdı. Henüz bir bebekti ve yaşına göre de çok ufaktı. Boyu bir çizmeyi ancak geçiyordu. Ne var ki, boydaki eksikliğini çok iri ve keskin dört dişiyle kapatıyordu. Hani çocukların daha çok anlaşılmaz çığlıklar kopararak konuştuğu çağdaydı. Dağarcığında bulunan "anne", "mama" ve "diş gibi birkaç gerçek kelimeyi kullandığı durumlar dışında, çoğu kimse ne söylediğini anlamakta zorluk çekerdi. Örneğin o sabah hiç durmaksızın "Ceee!" deyip duruyordu, ki bununla, "Sisin içinden çıkıp gelen şu esrarengiz karaltıya bakın!" demek istiyordu herhalde.
İşte Baudelarie kardeşler bu üç talihsiz çocuktan oluşuyor. Bu üç kardeş kitap boyunca Kont Olaf'a karşı hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Bu mücadelede bolca Violet'ın icatlarından, Klaus'un bilgisinden ve tabii ki Sunnynin keskin mi keskin dişlerinden yararlanıyorlar.

Kitaba goodreadste 5 üzerinden 3.5 verdim ama bu puanın kriteri tamamen okuma esnasında bana verdiği zevke dayanıyor. Kötü Günler Başlarken de bir çocuk kitabı olduğu için olayların basitliği bazen sıkılmama neden oldu. 
Bazen sadece, bir şeyden nefret ettiğinizi söylemek ve size katılan birini yanınızda görmek, içinde bulunduğunuz berbat bir durum karşısında kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlar.
Olayların kimi zaman sıkmasına rağmen okumaya devam etmemdeki en büyük neden kesinlikle ve kesinlikle yazarın dili. Hem bir çocuğun anlayabileceği kadar açık hem de bir yetişkinin bile zevk alabileceği kadar zekice, nükteli ve özenli yazılmış kitap.

Kitabın bir sevdiğim yönü de eğlendirirken öğretiyor ve öğrenmeye teşvik ediyor olması. Hitap ettiği yaş kitlesinin kelime ve deyim hazinesini onlar fark etmeden geliştirecek bir kitap. Bir örnekle göstermek gerekirse;


İşte böyle dostlar. Keşke çocukken okuma fırsatım olsaydı dediğim ve ileride çocuğum olursa mutlaka okumasını sağlayacağım bir kitap oldu Kötü Günler Başlarken benim için. Şimdi serinin üçüncü kitabını okuyorum. İlerleyen günler iki ve üçüncü kitabın da yorumu gelir sanırım. 

Serinin Netflix yapımı 8 bölümlük bir de dizisi var. İlk dört kitabı kapsıyormuş dizi. Ben henüz 2 bölümünü izledim. Diziye devam etmeyi düşünmüyorum ama Jim Carrey, Meryl Streep ve Emily Browningin başrollerde olduğu filmini izleyeceğim umarım bir ara.


Keyifle kalın!^^
Kitap Adı: Adulthood Is A Myth
Yazar: Sarah Andersen
Yayınevi: Andrews McMeel Publishing
Sayfa Sayısı: 109
Yayın Tarihi: 9 Mayıs 2016
Dili: İngilizce
Ödüller: Goodreads Choice Award for Graphic Novels & Comics (2016)
Are you a special snowflake? Do you enjoy networking to advance your career? Is adulthood an exciting new challenge for which you feel fully prepared? Ugh. Please go away.
This book is for the rest of us. These comics document the wasting of entire beautiful weekends on the internet, the unbearable agony of holding hands on the street with a gorgeous guy, dreaming all day of getting home and back into pajamas, and wondering when, exactly, this adulthood thing begins. In other words, the horrors and awkwardnesses of young modern life.
Her tatil öncesi ben. 
Sosyal medya kullanan biriyseniz Sarah Andersen'in çizimleriyle %90 karşılaşmışsınızdır. Twitterda olsun, instagramda olsun hep karşıma çıkıyordu ama üşengeçliğimden kalkıp da araştırmıyordum bunun kaynağı ne diye. İngilizce e-kitapları indirdiğim sitede kitabı görünce indirmek için bir saniye bile düşünmedim. Çok da iyi yapmışım. 
  
Sarah Andersen içimizden biri. Okurken bunu sonuna kadar hissediyorsunuz. Zaten tespitleri de tam nokta atışı. Okurken mutlaka kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Zira ben iki sayfada bir "İŞTE BU BENİM!!!" demişimdir.

Graphic Novel olduğu için daha fazla bir şey söylemektense göstermeyi tercih ediyorum. 
Bayağı bayağı kendimi görüyorum burada. Hatırladıkça utançtan kafamı kuma gömme hissi uyandıran birçok anıya sahibim. 
21 yaşında bir *yetişkin* iseniz hayat gerçekten çok korkunç. 

jhlfdhjgh ay buna her seferinde kahkaha atıyorum ya. 
Etiketlenilen fotoğrafta güzel çıkma olasılığım %1 olduğu için bildirim geldiği an laptopu değil direkt kendimi camdan atmayı tercih ediyorum.

EYVAH KIZLAR YAKALANDIK!

Siz de benim gibi sosyal açıdan tam bir felaketseniz Adulthood Is A Myth'i okuyarak ağlanacak halinize gülebilirsiniz. Şahsen ben öyle yaptım. Hem çizimlerle dolu olması hem de sayfa sayısının az olması nedeniyle 15 dakikaya falan bitti ve hayatımın en keyifli 15 dakikasıydı diyebilirim.

Kitabı tek bir kelime ile özetle deseler diyeceğim şey #relatable olurdu. Keyifli okumalar!^^
Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

Hakkımda

Fotoğrafım
elzem
Kitapları kapağına göre yargılıyor, canım istemediği noktada her şeyden vazgeçebiliyorum.
Profilimin tamamını görüntüle

İzleyiciler

En Çok Okunanlar

  • Seyir Defteri 5
  • Mim: Kurgusal Aşklar
  • Mim: Kitaplar Kalbimden Vurur
  • Mim: 2018 Dünya Kupası
  • Limonata Tadında Film Maratonu
  • Mim: Sinema ve Ben

Kategoriler

  • DİZİ ÖNERİLERİ (1)
  • FİLM YORUMLARI (3)
  • KORE DİZİLERİ LİSTESİ (1)
  • KİTAP YORUMLARI (30)
  • KİTAP İNDİRİMLERİ (1)
  • KİŞİSEL ÇİZİKTİRİKLER (6)
  • LİSTELER (1)
  • Meydan Okumalar (17)
  • MİMLER (14)
  • NETFLIXTEKİ KORE DİZİLERİ (1)
  • OKUMA ETKİNLİKLERİ (12)
  • SEYİR DEFTERİ (9)
  • TOP TEN TUESDAYX (2)
  • Yeni Çıkacak Kore Dizileri (1)
  • Yıl Sonu Değerlendirmesi (2)
  • Yıl Sonu Favorileri (2)
  • ay sonu değerlendirmesi (4)
  • challenge (19)
  • kitap alışverişi (3)
  • kitap fuarı (6)
  • kitap haberleri (2)
  • kitap tanıtımı (5)
  • kitap önerisi (2)
  • kore dizileri (9)
  • kpop (2)
  • kütüphane günlükleri (2)
  • maraton (9)
  • pazar 6'lısı (60)
  • pazar raporu (3)
  • seri sıralamaları (1)

2020

2020 Reading Challenge

2020 Reading Challenge
Eslem ~periodiclibrary has read 1 book toward her goal of 52 books.
hide
1 of 52 (1%)
view books

INSTAGRAM

Blog Arşivi

Bak Bakalım Bulabilecek Misin?

Pazar 6'lısı

Pazar 6'lısı

Dert Dinlenir&Öneri Alınır

Ad

E-posta *

Mesaj *

Copyright © 2016 Periodic Library. Created by OddThemes & Free Wordpress Themes 2018